Mert
New member
Bu noktada “duyguyu değiştirmek” artık basit bir kişisel beceri olmaktan çıkıyor. Kişinin içinde bulunduğu güç ilişkileri, hangi duygunun güvenli olduğunu belirleyebiliyor.
Sınıf meselesi neden bu kadar önemli?
Duyguların nasıl ifade edildiği sınıfsal konumdan da etkilenebilir.
Bir işçinin müşteriye karşı sürekli nazik, sabırlı ve güler yüzlü olması beklenebilir. Buna karşılık üst düzey bir yöneticinin aynı ölçüde sıcak ve anlayışlı görünmesi her zaman işinin zorunlu bir parçası olmayabilir.
Burada mesele “zengin insanlar duygularını gösterir, yoksullar gösteremez” gibi basit bir ayrım değildir. Asıl mesele, farklı ekonomik konumlarda bulunan insanların davranışlarının farklı sonuçlar doğurabilmesidir.
Müşteriye hizmet veren düşük ücretli bir çalışan için öfkesini açıkça göstermek işini kaybetme riski taşıyabilir. Ekonomik ve kurumsal gücü daha yüksek bir kişinin öfkesi ise “kararlılık” olarak yorumlanabilir.
Miliann Kang'ın Koreli göçmen kadınların işlettiği tırnak salonları üzerine yaptığı etnografik araştırma, duygusal ve bedensel emeğin ırk, toplumsal cinsiyet ve sınıf ilişkileriyle nasıl kesiştiğini gösteriyor. Araştırma, farklı müşteri gruplarının hizmet çalışanlarından farklı türlerde duygusal davranışlar beklediğini ortaya koyuyor.
Bu nedenle “müşteri her zaman haklıdır” gibi görünen basit bir hizmet kuralının arkasında bile sınıf, cinsiyet ve ırk ilişkileri bulunabilir.
Duyguyu değiştirmek her zaman kötü müdür?
Hayır.
Bence burada en önemli nokta bu. Dışarıya yansıttığımız duygunun içeride hissettiğimiz duygudan farklı olması tek başına sağlıksız değildir.
Bir cenazede acı çeken bir doktorun hastasının yanında sakin kalması, bir öğretmenin öfkeli olduğu hâlde öğrencisini aşağılamamak için kendini kontrol etmesi veya bir ebeveynin çok yorulduğu bir anda çocuğuna zarar verecek şekilde tepki vermemek için birkaç dakika uzaklaşması değerli özdenetim örnekleridir.
Sorun, kontrolün sürekli olarak tek bir grubun üzerine yığılmasıdır.
Eğer bir toplum kadınlardan sürekli sakin ve anlayışlı olmasını, erkeklerden sürekli güçlü olmasını, bazı etnik gruplardan daha fazla “uyum sağlamasını”, düşük ücretli çalışanlardan ise sürekli güler yüzlü olmasını bekliyorsa, burada bireysel psikolojinin ötesinde yapısal bir sorun vardır.
Duyguyu düzenlemek özgür bir seçim olduğunda bir beceridir. Seçme şansımız kalmadığında ise baskıya dönüşebilir.
Kadın ve erkek deneyimlerini karşı karşıya koymak yerine ne yapabiliriz?
Kadınların deneyimlerini dinlemek önemli; ancak bütün kadınları aynı deneyime sahipmiş gibi görmek de başka bir genelleme yaratır. Aynı şekilde erkekleri yalnızca “duygularını bastıran insanlar” olarak tanımlamak da onların farklı yaşam deneyimlerini görünmez kılar.
Sınıf, yaş, kültür, etnik köken, cinsel kimlik, meslek ve aile yapısı aynı cinsiyet kimliğine sahip insanların bile duygularla ilişkisini değiştirebilir.
Örneğin ekonomik güvencesi olmayan bir kadının iş yerindeki öfkesini ifade etme biçimi ile ekonomik açıdan güvenceli bir kadının tepkisi aynı sonuçları doğurmayabilir. Aynı şekilde farklı sosyal çevrelerde büyüyen iki erkeğin ağlama, korku veya yardım isteme konusundaki tutumları birbirinden tamamen farklı olabilir.
Bu yüzden çözüm, insanlara “duygularını şöyle ifade et” diye yeni bir kalıp dayatmak değil; insanların neden belirli duyguları göstermekten çekindiğini anlamaktır.
Erkekler açısından çözüm odaklılık çok değerli olabilir. Fakat bazen çözümün ilk adımı yalnızca dinlemektir.
Kadınlar açısından duygusal farkındalık ve sosyal koşulları analiz etmek güçlendirici olabilir. Fakat kadınlardan sürekli başkalarının duygularını taşımasını beklemek de eşitsizliği yeniden üretir.
Irksal veya etnik azınlıkların deneyimlerini anlamaya çalışmak önemlidir. Fakat onların sürekli “uyum sağlaması” bekleniyorsa sorun bireyde değil, kurumun kendisinde aranmalıdır.
Asıl mesele duygularımızı değiştirmek değil, neden değiştirmek zorunda hissettiğimizi sormaktır
Kendi deneyimimden söz etmek gerekirse, insanların duygularını dışarıya farklı yansıttığı durumlarda en dikkat çekici şeyin çoğu zaman “sahte davranmak” değil, ortamı okuyup kendini korumaya çalışmak olduğunu düşünüyorum. Ancak bu kişisel gözlemdir; toplumsal bir genelleme olarak görülmemelidir. Bu nedenle yukarıdaki değerlendirmeleri kişisel deneyimden ziyade sosyoloji ve psikoloji alanındaki araştırmalarla temellendirmeye çalıştım.
Sonuçta hepimiz bir ölçüde duygu yönetiyoruz. Fakat herkes aynı duyguyu yönetmek zorunda değil ve herkesin bunu yapmasının bedeli de aynı değil.
Bir kadının öfkesini yumuşatması, bir erkeğin korkusunu gizlemesi, bir azınlık mensubunun ayrımcılık karşısında sakin kalmaya çalışması veya düşük ücretli bir çalışanın müşteriye gülümsemek zorunda hissetmesi birbirinden tamamen farklı deneyimlerdir. Bunların hepsini yalnızca “duygu kontrolü” başlığı altında toplamak, arkasındaki güç ilişkilerini görünmez hâle getirebilir.
Belki de kendimize şu soruları sormamız gerekiyor:
Tartışma için sorular
• İçimizde hissettiğimiz duygu ile dışarıya gösterdiğimiz duygu arasındaki fark ne zaman sağlıklı özdenetim, ne zaman baskı hâline geliyor?
• Bir kadının öfkesi ile bir erkeğin öfkesi neden aynı davranış olmasına rağmen farklı yorumlanabiliyor?
• Erkeklerden “güçlü” görünmelerinin beklenmesi onların duygusal dünyasını nasıl etkiliyor?
• Bir iş yerinde duygusal emeğin kim tarafından daha fazla üstlenildiğini hiç fark ediyor muyuz?
• Irk, etnik köken veya kültürel kimlik nedeniyle bazı insanların duygularını daha fazla kontrol etmek zorunda kaldığını düşünüyor musunuz?
• Ekonomik gücü düşük insanların öfkelerini ifade etme özgürlüğü ile ekonomik gücü yüksek insanlarınki arasında gerçekten eşitlik var mı?
• Bir insanın sürekli başkalarını rahatlatması, onun “empatik” olması mıdır, yoksa bazen üzerine yüklenen görünmez bir görev midir?
• Erkeklerin sorunlara çözüm üretme isteği ile kadınların önce duygusal olarak anlaşılma ihtiyacı çatıştığında iki taraf nasıl ortak bir dil geliştirebilir?
• Toplum olarak insanlardan duygularını değiştirmelerini istemek yerine, onların neden bazı duyguları saklamak zorunda kaldığını sorgulasak neler değişirdi?
Duygularımız bize ait olabilir; fakat onları nasıl göstereceğimizi çoğu zaman toplumla birlikte öğreniyoruz. Bu nedenle duygu kontrolünü yalnızca bireysel irade meselesi olarak görmek yerine toplumsal cinsiyet, ırk ve sınıf ilişkileriyle birlikte değerlendirmek daha açıklayıcı görünüyor.
Belki de özgürleşme, her duyguyu olduğu gibi dışarı vurmakta değil; hangi duyguyu neden sakladığımızı anlayabilecek kadar özgür olabilmektedir.
Kaynakça bölümü ekleyip atıfları düzenleAraştırma iddialarını metinle daha net ilişkilendir
Kaynakça bölümü ekleyip atıfları düzenle
Araştırma iddialarını metinle daha net ilişkilendir
Kadın ve erkek bölümünü daha dengeli çerçevele
Sınıf meselesi neden bu kadar önemli?
Duyguların nasıl ifade edildiği sınıfsal konumdan da etkilenebilir.
Bir işçinin müşteriye karşı sürekli nazik, sabırlı ve güler yüzlü olması beklenebilir. Buna karşılık üst düzey bir yöneticinin aynı ölçüde sıcak ve anlayışlı görünmesi her zaman işinin zorunlu bir parçası olmayabilir.
Burada mesele “zengin insanlar duygularını gösterir, yoksullar gösteremez” gibi basit bir ayrım değildir. Asıl mesele, farklı ekonomik konumlarda bulunan insanların davranışlarının farklı sonuçlar doğurabilmesidir.
Müşteriye hizmet veren düşük ücretli bir çalışan için öfkesini açıkça göstermek işini kaybetme riski taşıyabilir. Ekonomik ve kurumsal gücü daha yüksek bir kişinin öfkesi ise “kararlılık” olarak yorumlanabilir.
Miliann Kang'ın Koreli göçmen kadınların işlettiği tırnak salonları üzerine yaptığı etnografik araştırma, duygusal ve bedensel emeğin ırk, toplumsal cinsiyet ve sınıf ilişkileriyle nasıl kesiştiğini gösteriyor. Araştırma, farklı müşteri gruplarının hizmet çalışanlarından farklı türlerde duygusal davranışlar beklediğini ortaya koyuyor.
Bu nedenle “müşteri her zaman haklıdır” gibi görünen basit bir hizmet kuralının arkasında bile sınıf, cinsiyet ve ırk ilişkileri bulunabilir.
Duyguyu değiştirmek her zaman kötü müdür?
Hayır.
Bence burada en önemli nokta bu. Dışarıya yansıttığımız duygunun içeride hissettiğimiz duygudan farklı olması tek başına sağlıksız değildir.
Bir cenazede acı çeken bir doktorun hastasının yanında sakin kalması, bir öğretmenin öfkeli olduğu hâlde öğrencisini aşağılamamak için kendini kontrol etmesi veya bir ebeveynin çok yorulduğu bir anda çocuğuna zarar verecek şekilde tepki vermemek için birkaç dakika uzaklaşması değerli özdenetim örnekleridir.
Sorun, kontrolün sürekli olarak tek bir grubun üzerine yığılmasıdır.
Eğer bir toplum kadınlardan sürekli sakin ve anlayışlı olmasını, erkeklerden sürekli güçlü olmasını, bazı etnik gruplardan daha fazla “uyum sağlamasını”, düşük ücretli çalışanlardan ise sürekli güler yüzlü olmasını bekliyorsa, burada bireysel psikolojinin ötesinde yapısal bir sorun vardır.
Duyguyu düzenlemek özgür bir seçim olduğunda bir beceridir. Seçme şansımız kalmadığında ise baskıya dönüşebilir.
Kadın ve erkek deneyimlerini karşı karşıya koymak yerine ne yapabiliriz?
Kadınların deneyimlerini dinlemek önemli; ancak bütün kadınları aynı deneyime sahipmiş gibi görmek de başka bir genelleme yaratır. Aynı şekilde erkekleri yalnızca “duygularını bastıran insanlar” olarak tanımlamak da onların farklı yaşam deneyimlerini görünmez kılar.
Sınıf, yaş, kültür, etnik köken, cinsel kimlik, meslek ve aile yapısı aynı cinsiyet kimliğine sahip insanların bile duygularla ilişkisini değiştirebilir.
Örneğin ekonomik güvencesi olmayan bir kadının iş yerindeki öfkesini ifade etme biçimi ile ekonomik açıdan güvenceli bir kadının tepkisi aynı sonuçları doğurmayabilir. Aynı şekilde farklı sosyal çevrelerde büyüyen iki erkeğin ağlama, korku veya yardım isteme konusundaki tutumları birbirinden tamamen farklı olabilir.
Bu yüzden çözüm, insanlara “duygularını şöyle ifade et” diye yeni bir kalıp dayatmak değil; insanların neden belirli duyguları göstermekten çekindiğini anlamaktır.
Erkekler açısından çözüm odaklılık çok değerli olabilir. Fakat bazen çözümün ilk adımı yalnızca dinlemektir.
Kadınlar açısından duygusal farkındalık ve sosyal koşulları analiz etmek güçlendirici olabilir. Fakat kadınlardan sürekli başkalarının duygularını taşımasını beklemek de eşitsizliği yeniden üretir.
Irksal veya etnik azınlıkların deneyimlerini anlamaya çalışmak önemlidir. Fakat onların sürekli “uyum sağlaması” bekleniyorsa sorun bireyde değil, kurumun kendisinde aranmalıdır.
Asıl mesele duygularımızı değiştirmek değil, neden değiştirmek zorunda hissettiğimizi sormaktır
Kendi deneyimimden söz etmek gerekirse, insanların duygularını dışarıya farklı yansıttığı durumlarda en dikkat çekici şeyin çoğu zaman “sahte davranmak” değil, ortamı okuyup kendini korumaya çalışmak olduğunu düşünüyorum. Ancak bu kişisel gözlemdir; toplumsal bir genelleme olarak görülmemelidir. Bu nedenle yukarıdaki değerlendirmeleri kişisel deneyimden ziyade sosyoloji ve psikoloji alanındaki araştırmalarla temellendirmeye çalıştım.
Sonuçta hepimiz bir ölçüde duygu yönetiyoruz. Fakat herkes aynı duyguyu yönetmek zorunda değil ve herkesin bunu yapmasının bedeli de aynı değil.
Bir kadının öfkesini yumuşatması, bir erkeğin korkusunu gizlemesi, bir azınlık mensubunun ayrımcılık karşısında sakin kalmaya çalışması veya düşük ücretli bir çalışanın müşteriye gülümsemek zorunda hissetmesi birbirinden tamamen farklı deneyimlerdir. Bunların hepsini yalnızca “duygu kontrolü” başlığı altında toplamak, arkasındaki güç ilişkilerini görünmez hâle getirebilir.
Belki de kendimize şu soruları sormamız gerekiyor:
Tartışma için sorular
• İçimizde hissettiğimiz duygu ile dışarıya gösterdiğimiz duygu arasındaki fark ne zaman sağlıklı özdenetim, ne zaman baskı hâline geliyor?
• Bir kadının öfkesi ile bir erkeğin öfkesi neden aynı davranış olmasına rağmen farklı yorumlanabiliyor?
• Erkeklerden “güçlü” görünmelerinin beklenmesi onların duygusal dünyasını nasıl etkiliyor?
• Bir iş yerinde duygusal emeğin kim tarafından daha fazla üstlenildiğini hiç fark ediyor muyuz?
• Irk, etnik köken veya kültürel kimlik nedeniyle bazı insanların duygularını daha fazla kontrol etmek zorunda kaldığını düşünüyor musunuz?
• Ekonomik gücü düşük insanların öfkelerini ifade etme özgürlüğü ile ekonomik gücü yüksek insanlarınki arasında gerçekten eşitlik var mı?
• Bir insanın sürekli başkalarını rahatlatması, onun “empatik” olması mıdır, yoksa bazen üzerine yüklenen görünmez bir görev midir?
• Erkeklerin sorunlara çözüm üretme isteği ile kadınların önce duygusal olarak anlaşılma ihtiyacı çatıştığında iki taraf nasıl ortak bir dil geliştirebilir?
• Toplum olarak insanlardan duygularını değiştirmelerini istemek yerine, onların neden bazı duyguları saklamak zorunda kaldığını sorgulasak neler değişirdi?
Duygularımız bize ait olabilir; fakat onları nasıl göstereceğimizi çoğu zaman toplumla birlikte öğreniyoruz. Bu nedenle duygu kontrolünü yalnızca bireysel irade meselesi olarak görmek yerine toplumsal cinsiyet, ırk ve sınıf ilişkileriyle birlikte değerlendirmek daha açıklayıcı görünüyor.
Belki de özgürleşme, her duyguyu olduğu gibi dışarı vurmakta değil; hangi duyguyu neden sakladığımızı anlayabilecek kadar özgür olabilmektedir.
Kaynakça bölümü ekleyip atıfları düzenleAraştırma iddialarını metinle daha net ilişkilendir
Kaynakça bölümü ekleyip atıfları düzenle
Araştırma iddialarını metinle daha net ilişkilendir
Kadın ve erkek bölümünü daha dengeli çerçevele